Ya Sen Ne Biçim Adamsın?
Ay hoşt ulan
Canım kardeşim, kadim dostum, bacım, anam, tatlım, bebeğim, sol yanım, sağ yanım, bilimum uzuvlarım, yeri gelir panpalarım, yeri gelir kankalarım, babam, amcam, ablan, sevgilim, gülüm, yeşil eriğim, beyaz slip donlu erkeğim, cistringli 906090ım, yalancılar, dolancılar, hırsızlar, gaspçılar hepiniz kucağımıza hoş geldiniz. Şimdi başlasın yutaçmaylala...
27 Ekim 2012 Cumartesi
29 Eylül 2012 Cumartesi
10 Eylül 2012 Pazartesi
BİR SEN, BİR BEN, BİR DE SÜLÜK
Savaş, sınıfımızın farklı tiplerinden biriydi. Kızların ilgisini pek çekmezdi.
Vıhavıha diye güler, eylemini ıahhh diye bir nefes hareketiyle sonlandırırdı.
Daha 7. Sınıfta olduğumuzdan bu hareketleri onu bizden uzaklaştıracak
şekilde antipatik algılanmazdı. Soyadı kanununun ona oynadığı oyundan
anlamalıydık hayatımıza nasıl yer edeceğini, anlayamadık. Belki sorun
bizde değil dedesinde idi. Belkide onlara bu soyadını veren kişi kadar zeki
değildik.
Zaman zaman ekurisi Cem ile birlikte aramıza gelirdi, zaman zaman
ekurisi Cem ile birlikte giderdi. Cem sınıfın en az kalifiye elemanı
olduğundan Savaş bir tek ona liderlik vasıfları gösterebiliyordu. Bir
bakmışsınız bizimle birlikte kantır atıyorlar bir bakmışsınız 6. Sınıftaki
kızlara yazıyorlar. İşte böyle karaktersiz, cibiliyetsiz insanlardı. Aramızda
sık sık tartışmalar olurdu arkadaşlarla “Cem bu Savaş’ı bozuyor, Savaş bu
Cem’i bozuyor” gibi. İşte böyle y.rağın tekiydi Savaş Can Sülük.
Öğle arasında top oynuyorduk okulun bahçesinde. 7. Sınıflara 6. Sınıflar.
Hergün 7/B – 6/B karşılaşması yapılırdı. (Bu bir sonraki yılda 8/B – 7/B
olarak devam edecekti) Aksamazdı hiç bu maçlar. Haftanın beş gününün,
her öğle arasında 15 dakikada yemek yenir, kalan 45 dakikada müsabaka
gerçekleşirdi. Kıran kırana geçer, kavgalar döğüşler çıkar, hiç bir maç
final havasını kaybetmezdi. Özlemle beklemiştik bu zamanları. “Çıkın lan
a.ına koduklarım biz oynayacağız” laflarını artık biz kullanıyorduk. Yedinci
sınıftık ama okulda bizim sözümüz geçerdi. Zaten 8. Sınıfların pek alakası
olmuyordu topla. Onlar daha çok “Deli Yürek” etrafında yoğunlaşmış okul
dışı mafyacılık hareketleriyle meşgul oluyorlardı. Buraların ağası bizdik.
Bizimde en büyük arzumuz toptu.
Maç başlamıştı. Kıran kırana bir mücadele gerçekleşiyordu. Bizimkiler
öndeydi ve bu benim hiç hoşuma gitmiyordu. Çünkü yedek bir forvet
sadece kötü gidişe dur demek için oyuna dahil olabilirdi o yıllarda.
Lanet olsun ki sınıfın Semih’iydim ben. Maç devam ederken ve ben
ufaktan ufaktan taktikler yağdırmaya çalışırken arka tarafta da kızların
voleybol maçı gerçekleşiyordu. (Ulan çok aktif okulmuşuz a.ına koyayım
ya) Bu Voleybol maçı da bizim sınıfın kızları ile 7/A’nın kızları arasında
gerçekleşiyordu. Bizim takımda birde manita vardı ki sormayın. İki senelik
ilşkimin karşı cinsiydi o benim.
Gözüm hem bizim maçta hem kızların maçındaydı. Bir ara Savaş Can
Sülük’ün ve bıcır ekurisi Cem’in bizim maç yerine kızların maçını izlediğini
fark ettim. Aralarında gereksiz bazı konuşmalar geçtiğini anlamıştım
ki gol yedik. Tabi ki hemen akabinde tartışma çıktı. Dışardan oyuna
müdehale edip tartışmayı kızıştıran ben, kaptan Yunus’u da gazlamışım
ki kaleci Armut’u çıkarıp beni oyuna soktu. Heyecanı, daha iki sene
önce ilk kalkışını sergileyen pipimin ucunda bile hissedebiliyordum.
Benim bir amacım vardı, forvet oynamak. Bunun içinde emin adımlarla
hedefe ilerlemeliydim. İlk önce yedek, sonra kaleci, sonra işte defans,
sağ bek, ortasaha derken amaç... İlk aşamaları planladığım gibi
gerçekleştirdiğimden ruhen hiç bir sıkıntı çekmiyordum.
Maç devam ediyordu. 12’ye 13 biz öndeydik. Maçın bitmesine daha 10
dakika vardı. Arka tarafımda durmuş voleybol oynayan kızları ve bu kızlara
dahil olan yarimi izleyen Sülük Kardeş’lerin konuşmalarını duyabiliyordum.
Bu peçete ürünü heriflerin, her ergen gibi kılzarın zıplarken gözüken
yerlerini yakalamaya çalıştıklarının farkındaydım. 14 kişilik bu gruptan
sadece 13 kızda bu eylemi gerçekleştirdiklerini, benim yarime göz ucu
yapmadıklarını varsayarken, nadide panterliğime devam etmekteydim. 6/B
sınıfının forveti Onur topu almış, çalım çalım üstüne ata ata yardırmış bana
doğru geliyordu. Ellerim dizlerime dayanmıştı. Bir vakabayaşi edasıyla
gözlerim toptan ve topa kıvrak hareketler yükleyen Onur’un ayaklarından
ayrılmıyordu. Son defans elemanını da ekarte eden Onur gerildi gerildi
ve “ahh çok uykum var” demesini beklerken topa geçirdi. Bu top benden
kaçmazdı. Ben ki ilerde forvet olacak ben, ben ki ne vakabayaşi ben...
Hey gidim hey, buralar eskiden hep taş idi toprak idi ben... Ummadık,
umulmadık bir şey oldu. Bunu ne millet benden ne ben kendimden, ne
yarim ondan, ne müdür hademeden beklerdi.
“Elif’e bak amuha koyım”
Bu cümle çıkmamalıydı. Bu cümledeki kelimeler bir araya gelmemeliydi.
Bu cümledeki kelimeler bir araya gelip Sülük’ün ağzından hiç
çıkmamalıydı. Ve ben bu cümledeki kelimelerin bir araya gelip, bir
cümle halinde Sülük’ün ağzından dökülürken, dönüp bakmamalıydım.
Onur’un “golllllllll” sesiyle bakışlarım ağır çekimde maç alanına döndü.
Kaptan Yunus’un “nere bakıyon a.ına koydumun” sesiyle de kendime
geldim. Gol umurumda değildi. Beynim voleybol maçını icra eden yarim
Elif’te, gözlerim Sülük’te idi. Yürüdüm, yürüdüm ve Sülük’ün yanına
geldim. Bir bakış attım ve kaleye doğru döndüm. Tam etkiyi yaratmak için
biraz daha turlamam gerekiyordu. Bir Forvet Onur’a yürüdüm, bir Kaptan
Yunus’a. Futbol alanındaki ben hariç 13 kişi, voleybol alanındaki ben
hariç 14 kişi, voleybol alanında gerçekleşen maçı izleyen Sülük ve Cem
2 kişi olmak üzere toplam (13+14+2=29) 29 kişi bana bakıyordu. Etki
yaratılmıştı. Bu etkili adımlarla tekrar Sülük’ün yanına vardım. Bakışlarımı
ilk kez porno cd ile karşılaşan bir ergen edasıyla ona doğru çevirerek “Ne
dedin ne dedin Savaş Can bir daha söylesana, s.ktim hau dilleri oy bir
daha söylesana” diyene kavır bir İsmail Türüt parçası seslendirdim.
Etkilenmiş görünen Sülük, dişlerini titreterek “neyi” dedi. Sanki demin
söylediklerini duymamışım gibi ayak yapıyordu pezevenk. “Biraz önceki
boşalmayla karışık ettiğin o cümleyi duymadığımı düşünüyorsan çok
ama çok yanılıyorsun seni küçük domuz” dedim ve akabinde yumruğu
arvutundan içeri soktum. Sağ taraftan 14 çığlık, sol taraftan 13 ovvvvv,
arkamdan anneni, sesleri eşliğinde Sülük soyadına uygun bir şekilde yere
serildi. Terbiyesizce üstüne çıktım ve “Oğlum seni, değil benim yarime iç
geçirirken, bir daha voleybol maçı izlerken görürsem ailene bu soy adını
veren herifi ölmüş dahi olsa bulur daşaklarını yalatırım” dedim. Sonra
kendi kendime dönüp “Ulan ne pis bir cümle kurdum ben a.ına koyayım
ya” dedim. Böyle hafif kendimden iğrenirmiş gibi oldum ama baktım
götüm büyüyor bu eylemi bozmadım.
Sülük ağladı, Elif öptü, Yunus tebrik etti. Sonra bende gittim Onur’u tebrik
ettim. Zil çaldı.
O günden sonra, defans, sağ bek, ortasaha adımları es geçildi ve ben
Forvet Adam oldum. Yeteneğimle mi? Tabiki de Hayır!
Ne Biçim Adam
17 Ağustos 2012 Cuma
30 ERKEK ÇARPI 2 EŞİTTİR 60 KOLTUKALTI
Hayatım boyunca doğru düzgün tatile çıktığım pek söylenemez. Benim tatillerim genelde
köyde fındık toplayarak geçerdi. Çoğunuzun bilmediği üzere fındık işininde aşamaları oldukça
fazlaydı. Ot vuracaksın, otu ineğe vereceksin, inek yiyecek ve akabinde sıçacak, sen o boku
alıp daha önceden temzilediğin fındık ocaklarının dibine dökeceksin, fındık toplanacak, fındık
çuvallanacak, fındık kurutulacak, fındık ayıklanacak ve hükmetin fındık fiyatlarını bir önceki
seneye göre içine sıçarak açıklamasıyla satılacak, dünya kadar malın olacağına fındık kadar
a.ın olsaydı be kardeşim lafları işitilecekti. Yani demem o ki, fındık toplamak kolay bir iş
olmadığından koca bir yaz mevsimini rahat bir şekilde yemektedir.
Ne demiş ünlü şair, yazar, düşünce adamı ve hemşehrim Sunay Akın; bakın bakın ne
alatacam.
Gene yazlardan bir yaz. Babam o vakitler KTÜ’de öğretimüyesi. Yani hoca. Sene benim
teee beşinci sınıfa gittiğim zamanlar, yani 12 yaşında felanım. Ergenliğe son dakikaları
oynadığım bir zaman dilimindeyim. Babam kafa bir adamdı. Sorumlu olduğu kocaman bir
atölye vardı. Orada çalışan herkes babamı çok severdi. O sene nerden aklına gelmiş ise,
bütün çalışanlarını toplayıp kısa bir karadeniz turu yapmak aklına geldi. Zat-ı hşahaneleriniz
bilirlerki üniversitelerin eski model, servislik eden otobüsleri vardır. Babam böyle bir
otobüsü ayarlatmıştı. (Çok güzel bağırırdı namussuz, kulak s.kmede üstüne yoktu)
Hani “barbarbarbarbağ barbarbarbarbağ” diye ortalığı yıkan cinslerden bir mersedes.
Velhasıl kelam, reis yani baboli benide götürmeye karar vermişti. Allah’ım o nasıl bir
sevinme, o nasıl bir mutluluk, o nasıl bir havalara uçtum sanki bir puşttum sevinmesi o...
Ulan Tarık diye bir bbg vardı ona ne oldu acaba? O o o oo oo o o o kalbim hayır desede of
deli gönül yine onun peşinden koşup gidermisin, dedi ve gitti...
Slip mayom, banyonun arkasındaki askılıkta bulunan hafif nemli havlum ve ben hazırdık. Artık
Karadeniz turu bekle biz geliyoruzduk. (Ulan şimdi düşünüyorum da Trabzonlusun, Karadeniz
turuna seviniyorsun. Heralde başka bir şehir görme hevesiydi benim ki.” Benim ki” lafınada
bayılırım, her yerde, her nesne ve bilimum uzuvlar için rahatlıkla kullanabiliyorsun)
Ortak buluşma ve barbarbarbağ otobüsünün bulunduğu yere gelmiştik. Yavaş yavaş millette
toplanmaya başlamıştı. İçimde ki en büyük korku benden başka çocukların olmaması
olasılığıydı. Derken bir tane çıktı, bir tane daha bir tane daha derken toplamda dört tane
babasının oğlu olmuştuk. Allah her istediğimi yolunda gidertiyordu. Otobüse binmeden önce
tabiki çocukların tanıştırılma senfonisi vardı. “Bu da bizim oğlan Alper”, “bu Sinan”, “al bu da
unuttum lan adını” gibi laflar yerlerini aldıktan sonra kalkmaya hazırdık. Ve kalktık.
Yol da benden büyük olan Alper’in yanına oturmuştum. Daha kafa dengi gibiydi. Sinan
ve unuttum lan adını böyle biraz inek tiplerdi. Silgisini istediğinde vermeyen, akabinde
kaybolmasın diye boynuna asanlardandılar. Allah’tan bize dadanmadılar.
Neyse meşhur alışveriş merkezimiz 350 metrekarelik GİMA’mızın önünde durduk. Bir çok
alkol ve atıştırmalık nevale barbarbarbağa yüklendi. Düşünün o yıllar bu marketten sürekli
alış-veriş yaptıkları için uşaklarının adını Gima koyan vardı. Çok ünlü olmuştu bu olay. Şimdi
o kız 13 14 yaşlarındadır. Acaba neler yapıyor. “Let’s” furyasında yerini alamamış olsada
GİMA hala durur bizim orada.
“Bu kilodu nereden aldın, Gima’dan. Gönlü bol, eli açık gima...”
Giresun, Ordu es geçildi. Trabzon’a yakın olduklarından pek ilgi çeken rağbet gören yerler
değildi. Bir tek Ordu Boztepe’de bir çay içmiştik. Gerçi meşhur saçlının oradada içmiştik ama
çay bu. Ne demişler, kız aldım çıktı teker, çay içtim aynı şeker...
Samsun’a geldiğimizde ilk defa düz bir şehir gördüğümü anlamıştım. Bildiğin düzdü lan
il. Dümdüzdü şehir. Gene vardı biraz yükseklikler de onlarda teee çok uzaktı. Öyle biraz
dolandık meydanın da felan falan. Mallığıma verin ağzım hep açıktı. İşte O yıl Uzanlar’ın
Sıtar gazetesi ve piringılsın ilk yayınlandığı zamanlardı. Star okumuştuk lakin, Star piringıls
dağıtırken yetişememiştik. Bu o dönemde hep içim de kalan bir ukte olmuştu. Allah’tan
bizim reis-ül baba yetişmişti imdadıma, biraz geç olmuştu fakat olsundu. Samsun’da da olsa
piringıls yemek çok iyi olacaktı. Yedim ve bir daha yemedim. Abartılacak birşey değilmiş bu
amuha dedim ve bitti. Benim için o an piringıls denen o menhur şeyin sonuydu.
Bir sonraki durağımız Sinop’tu. Otobüs alabildiğine erkek doluydu. Arka 4lüyü kapan Ayhan
amca, babam ve sürekli “oy mariya mariya” ile başlayan maniler söyleyen amca vardı. Hiç
durmadan içki içip mani söylüyordu. Beynimde bir mani lobu oluşmuştu fakat bu adama
kimse mani olmuyordu. Hatta bazıları eşsiz kahkahalarıyla bu şuursuzluğa eşlik ediyorlardı.
Etrafta “oy mariya mariya gözlük takmiş yakaya”, “oy mariya mariya, donu düşmüş yariya,
çek oni yukariya”, “oy mariya mariya, dikmiş votkayi kafaya” diye uzayıp giden bir silsileydi
bu. Ardı arkası kesilmiyordu. Aralarında en eğitimli olan lisans, yüksek lisans, doktora her
bir boku yapan babam -koca reis- bile bu duruma, kahı kahı deyip akabinde, elindeki pet
bardakta duran votka vişnesini kafaya dikip, yan şeritte geçen arabadaki kadınlara göz
kırparak katılıyordu. Tek sığınağım, ortaokul 1. Sınıfta olan Alper’in anlattığı, önlüksüz okula
gitme hikayeleri ve etekli kızlardı.
Sorarım sana, evet sana, sen hiç 30 erkek çarpı 2, eşittir 60 koltuk altı kokusu ile baş başa -
hemde 12 yaşında- baş başa bir hafta geçirdin mi amuha?
Bir sahil kenarına çekildi otobüs. Yeşil bir dere ile mavi denizin birleştiği bir sahildi burası.
Hemen top oynamaya başladık. 3 4 bilemedin 7 kere top dereye uçtu. Her seferinde topu
atan girdi dereye ve aldı. En son ki vuruşun sahibi ben, dereye baya bir acı çektirmiştim.
Koşa koşa suya atladım. O an korkudan çükümün düştüğü andı. Tuzsuz suda aşırı derecede
yılan vardı. Havanın serinlemesiyle bir anda baş göstermeye başlamışlardı. İlk kez suda çoşan
yılanlar görmüştüm. Cırıltıma karşılık, bir kız boğuluyor yorumuyla birlikte hemen akabinde
çıkardığım “baaaaaa!” sesiyle babam geldi ve beni kurtardı. Koca reis, votka içip peşine koca
karılara göz kırpan adam beni tek koltuk altıyla kurtarmıştı. Artık bende yıllanlardan korkan,
yılanlardan tiksinen, yıllanların ecdadına bin bir kafiyeli küfürler savuran bir düm tek tek
olmuştum. Artık işemekten bile korkuyordum. Tanrı bizi yıllanların öcünden korusun.
Ne demiş ünlü bir düşünür; tatil bize hoş geldi, sanki bir kazık götümüze girdi...
Ne Biçim Adam
31 Temmuz 2012 Salı
Sahi ne oldu o öğretmene?
Farklı şehirleri görmeyi, farklı insanlar tanımayı her zaman
sevmişimdir. Galiba bu sevgi de babamın katkısı çok büyüktür. Babam sülalemizin
okumuş tek insanıdır. Okumuş tek insanı ve en küçük insanıdır. 5 kardeşin
sonuncusudur. Amcamın lakabı iri yapısından dolayı “Andon” diğer amcamın lakabı
her türlü yürüyen aksamı, küçük yaşından beri tek çırpıda kullanmayı bırakın
tek bırtıda tamir ettiği için “Motor”dur. (Buradaki motor kelimesinin günümüzdeki anlamı değildir, açıklamadan anlaşılacağı üzere) Babamın ise “Küçük”tür. Kim
derdi ki “Küçük” şimdi dede olacak... Hey gadam hey...
Babam Üniversiteyi bitirip kısa bir süre Giresun’da “Adel Kalem
Fabrikası”nda çalıştıktan sonra askere gitmişti. Tabi bu arada Orman Endüstri
Mühendisliği okuduğunuda belirtmek gerek. Askerliğini asteğmen –Şimdi asteğmen
birleşik mi ayrı mı yazılıyor bunun tartışmasına girmeyeceğim. Askerliğimi
henüz yapmadım zaten- olarak yapmıştı. Arkasında ise öğretmen bir sevgili
bırakmıştı. Askerlik dönüşü Ankara’da bir fabrikada çalışmaya başlamıştı. Hafta
sonları Giresun’a manitanın yanına oradan da memleketi Trabzon’a uğruyordu. Her
zamanki gibi gene böyle bir zamandı. Babam Trabzon’a gitmişti...
O gün amcamlarda bir hazırlık vardı. Eve halamın kızının, çalıştığı
hastaneden arkadaşı davetliydi. Bu arkadaşın davet edilmesinin sebebi, güzel
bir kardeşinin olmasıydı. Çünkü halamın kızı olacak kız, arkadaşının kardeşini
dayısına yani babama ayarlamaya çalışıyordu. Sene 1987... Hatta, bu güzel ama
çok güzel olduğu rivayet edilen kıza “seni dayıma ayarlıyayım” diyen halamın
kızı, çok güzel olduğu rivayet edilen kızdan okkalı bir azar yemişti. “Beni
dayına mı layık görüyorsun”? Haklılık payı bir hayli yüksek olan çogorek (çok
güzel olduğu rivayet edilen kız), daha 19 yaşında idi. Ve bir ba-yan çıkmış onu
dayısına ayarlamaya çalışıyordu. Halamın kızı da durur mu yapıştırmış dayısının
fotoğrafını. Çogorek, fotoğrafa bir bakmış ne görsün. Yakışıklı mı yakışıklı,
genç mi genç, dalyan mı dalyan bir delikanlı. İçinden geçirmiş “doğrusu çok hoş
bir delikanlı”. Fakat iç sesi akabinde şöyle seslenmiş ona “gençlik fotoğrafını
gösteriyor sana”. Lafı gevelemeyeyim, çogorek başından savmış bizim hala
kızını. Bir zaman sonra çakallıkları meşur aile fertlerimin kumpasına düşen
hastane çalışanı bayan ve onun çogorek kardeşi babamın Trabzon’a geldiği bir
hafta amcamların evinde gün varmış dolanıyla davet edilir. Daha önce babama da
bahsedilmiştir bu çogorek’den, fakat babam öğretmen manitasıyla evlenme kuran
bir eski çapkın olduğundan, kattiyen itirazını yapıştırmış aile fertlerini
sıfatına.
Babam Giresun’dan Trabzon’a geçmiştir. Sene 1987, yaz ayları. Yengemin
haber uçurmasıyla ve amcamın katkısıyla, amcamlara yönlenmiştir. Uğradığı evde
daha içeri adım atmadan sıkı markaja alınarak, çogorek’in içerde olduğu
bildirilmiştir. Bunu duyan babam ortamı terketmek üzere atağa kalkmış ama
kapıdan çıkarken salona da bir göz atmıştır gözünün ucuyla.
Dım daka dım dım daka dımmm...
Lahavle vela kuvvete...
Göz orada kalmıştır. Rivayet doğrudur. Çogorek gerçekten çogorek’tir.
Baba oracıkta vurulur ve derin bir nefes almadan pat göznün yanına gider,
karıların arasına kurulur. Üst dudak Evers’te alt dudak dalgıçların vurgunun
dik alasını yiyebilecekleri bir derinlikte yerlerini almışlardır.
Çogorek desen o da pek farksız değildir. Çünkü iç sesi onu
yanıltmıştır. Fotoğraf doğrudur. Okkalı bir tokat attığı iç ses uzun bir süre
onu rahatsız edemeyecektir.
Ne demiş Can Baba; “öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri, çöpçülerin
elleriyle okşardım seni”.
Ve ne demiş Orhan Baba; “Dil yarası dil yarası en acı yara imiş” .
Derken nişanlar, düğünler felan derken, 1988’in Sonbahar’ının sabaha
karşısında bir ben düyaya gelmiş. Evet, o nam-ı değer ( nam-ı diğer mi la
yoksa..sa...sa...sa...) ÇOGOREK’in oğluydum ben. Ankara Zübeyde Hanım Doğum
Evi’nin nadide ve işkence dolu sezeryan (sezaryan, pehhh!) mağduru ben. O değil
de iyi doğmuşum ben.
Peki ama o Giresun’daki öğretmene ne olmuştu? Hani bizim babanın
vazgeçilmez sandığı... (Kimse’nin sandığı izinsiz açılmaz yeeeeennn)
İşte aradan tam 25 sene geçmişti ve babamın bile hala haberi yoktu...
Ne demişler; “Mazi kalbimde yaradır, durma öyle uzağa hadi çükünü
kaldır”.
Ne Biçim Adam
27 Temmuz 2012 Cuma
İlk Önce Cevizli Baklava
Çok yorucu bir günden, hali hazırda çıkmıştım. Aslında pek çıkmış sayılmazdım. Çünkü gece leylimleyim ile kavga etmiştim. Bu beni çok üzüyordu fakat, hiç bir zaman erkekliğe bok sürdürmeyen ben, onun triplerine de boyun eğmiyordum. Eğer bunu yaparsam, ne adam gibi bir Orhan Gencebay fanı olabilirdim ne de tezbih kullanabilirdim. Ulan buda yıllarca aklımı kurcalayan kelimelerden biridir ha; tezbih mi tesbih mi... neyse şuan hiç uğraşamayacağım... şuan mı şu an mı.... eh yeter amk.
Neredeydim, hah.. yorgun, sıkıcı ve sıcak bir iş günümün sonunda, iç çamaşırım kıçıma yapışmıştı. İşte böyle günde, kulağımda mp3’üm, omzumda çantam, otobüs beklemeye
koyuldum. Yıllarca metrolarda, otobüslerde “ulan hem müzik dinleyip hem kitap nasıl okuyor bu a.koduklarım” diye düşünen ben de iş hayatında o andavallardan biri olmuştum. Sonra sonra farkettim ki, o içinden bangırdayan kullaklığın amacı, etrafta bilinçsizce bangırdayanlara engel olmak içinmiş...
Güzel, hoş ter kokulu otobüs yolculuğum biterken her zamn ki gibi “duracak” tuşuna basıp “acaba arka kapıyı açacak mı bu ibine şöför” diye düşünmeye başladım. Bugün bir g.tlük yapmamıştı sağolsun. Bilirsiniz ki, Türkiye’de, her otobüs şöförü bir belediye başkanıyken, her güvenlik görevlisi bir emniyet amiridir. Bundan ötürdür ki bir çok tartışmalar kavgalar oluşur. Galiba birileri onlara yaptıkları dangozluklardan ötürü çok fazla laf sokuyor, onlarda kafada yoğuruyorlar yoğuruyorlar ama bir b.k anlamıyorlar. Bu da onları beyinlerinde önemli kişi yapıyor. (Bu dahil bütün genellemeler doğrudur)
Bu gereksiz bilgiyi de verdikten sonra, başladım leylimleyimi aramaya. Bir iki üç derken bakmıyordu.
Ulan dünkü olaydan ötürü mü atarı devam ediyor diye düşündüm. Sonra bide insan böyle saçma bir şeyi uzatmaz heralde diye düşündüm. Hatta leylimleyim bile uzatmaz yani. Ben ona bugün yemek yiyelim hayatım , bebeğim, birtanem diyorum. O "işten çıktım çok yorgunum" diyor. Ben ona yarın yemek yiyelim hayatım, bebeğim, birtanem diyorum. "Tamam" diyor. Ertesi gün "nerede buluşalım" diyorum. O bana “ya bugün buluşmayalım” diyor. Bende” sen bilirsin” diyorum. Şılonk! Aman tanrım o nasıl bir saçma kızma... o nasıl bir bağarma azma... neden ben ona “neden” diye sormamışım. At düştü torba gözüktü hemşerim. “Yahu kızım ben senin elbet geçerli bir sebebin vardır diye neden deme gereksinimi duymadım” diyorum. O bana yok sen benimle ilgilenmiyorsun, yok görüşmek içinden gelmiyor... of şuan daraldım vallahi ve billahi.
O sırada telefonum dat dut etti. “Bi daha arasana canım” yazıyordu. Şunu belirteyim ki bir kız sevgilisine canım diyorsa, sana hala kızgınım ama biraz alttan alırsan barışabiliriz, demek istiyordur. Hemen mesaj attım “ben Yüksel'de ağaçlı yolun oradaki taksi simsarlarının hemen oradayım” diye. 15 dakika sonra cavap geldi: tamam bekle geliyorum.
45 dakika sonra sevdiceğim gelmişti. Soğuk bir öpme ve kıv kıv sarılmasının ardından banka oturmuştuk. Ben simit ve portakal suyu yaptığımdan, ağzımın kenarları ve galiba dişlerimde biraz göz kamaştırcıydı. Son yudumu kalan portakal suyunu ağzıma dikip, bir gargara yaptım ve tekrarda yanımda duran kıza odaklandım. Bir tokat ile kendime geldiğimde sevdiceğim kolumdan tutmuş beni başka bir banka götürüyordu. Bir anlık dalgınlıkla yan banktaki, mini etekli -aklımda sadece orası kalmış- kızın yanına ışınlanmışım. Neyse ki tokat çok gecikmemişti.
Leylimleyimin morali bozuktu. Ama saç tellerinden anlıyordum ki, bu moral bana bozulmamıştı. Bir müddet oturduktan sonra aniden patladım, “İşş aşkım çok çişim var, ben bi mekdanılsa gidip geliyorum” dedim ve koştum.
Geri geldiğimde, işerken düşündüğüm bir hayli önemli olan o soruyu patlattım, “eee ne yaptın hayatım”?
Bir anda bizim ki anlatmaya başladı.
Özet: 'Bunların şimdi bir tatlıcı dükkanları vardı ve bunu elden çıkarmaya çalışıyorlardı. 10 bin gibi bir fiyat biçmişlerdi. Fakat bir kaç aydır kimse devralmaya yanaşmıyordu'.
Derken 2 gün önce bir alıcı kadın çıkmış. “Lakin diyeceğim odur ki 6bin500 den aşşağı vermem, yukarı istemeyin” demiş. Gayri resmi kaynanam da kabul etmiş. Bu devralacak karı nasıl çirkef nasıl çirkef anlatamazmış. Yok buzdolabını da bırakacaksınız yok televizyonsuz devir olmaz felan feşmekan. Sonra birde vazgeçmesin mi... Yok efendim kira 450 den bir kuruş yukarı olursa almazmış. Şimdi bizim hatunlar 450 veriyormuş ama 3 senedir 450 veriyormuş. E mal sahibeside madem devir oluyor kira 600 olur demiş. Bunu duyan çingen devirci basmış yaygarayı bilmem ne... de bilmem ne...
O ara benim beyin artık son sıvılarını akıtıyor. “yeterrrrrrrr!” diye bir bağırmamla leylimleyimin hoplaması bir oldu. Devirci karıya çok kinlenmiştim. Ağzımdan resmen köpükler saçılıyordu. Sevdiceğime döndüm ve o kızgınlıkla “e devretmeyin bebeğim” dedim. Paraya ihtiyaçları olduklarından dem vurdu filan. 3 gün sonra devir teslim töreni yapılacakmış. Bende küçük ama etkili
zihnim ile hemen bir çakalık hazırlayıp önüne sunacaktım ki, şimdi iyi kalpli sevgilim caydırır beni diye düşünerek vaz geçtim. “Sen bana bırak hayatım” dedim. “Ben ne malın gözüyüm ben” dedim. Çok merak etti. Gömleğimin düğmesini tuttu ama ne fayda planımı açıklamadım.
Aradan 3 gün geçmişti. Ben, Berkecan ve Bertuğcan, pokemon sokağının başında buluştuk. Olay mahaline doğru elimizde çekirdeklerle ilerledik. Dükkanın önü kalabalıktı. Tören başlamıştı bile. Sevdiceğim ve gayriresmi kaynana da oradaydı. Çaktırmadan bir masaya çöreklendik. Ben telefonla
sevdiceğime bir mesaj attım “resmi olarak dükkanı devrettiniz mi şimdi” dedim. O da yanıma geldi “ne yapıyorsunuz lan burada” dedi. Utandık mı hayır, göz kırptım “karışma sana söylediğim planı gerçekleştireceğiz şimdi” dedim. “Bana planından bahsetmedin gerizekalı” dedi. “Haa tamam süprizlere açık ol ve uzaklaş yoksa durum anlaşılacak” dedim, hatunu yolladım.
Bir ana yolun üstündeydi dükkan. Tam üç yön vardı kaçış için. Aşşağı, yukarı, karşı... Plan çok açıktı. Yiyebildiğimiz kadar tatlıyı yiyip, hesabı ödemeden tüyecektik. Birimiz aşşağı, birimiz yukarı, birimiz de karşıya doğru vıııın... Tatlıları söyledik. İlk önce cevizli baklaya... hop sonra fıstıklı... tel kadayıf, şekerpare, şöbiyet derken tamamdık artık. Etrafı çaktırmadan kolaçan ettik ve Berkecan üç der demez koşmaya başladık. 3 4 metre gittik gidemedik, yere çakıldık. Adım atamıyorduk. Otururken farketmemiştik ama öküz gibi yediğimiz tatlı(lar) çarpmıştı. Bu halde koşmamızda kaçmamızda imkansızdı. Sevdiceğim koşarak yanımıza geldi. “Ne oldu size” dedi. Durumu anlatmadan önce bir ambulans çağırmasını uysal bir dille rica ettim. Sonra da durumu anlattım. Dedimki, yeni devirciye hesabı sokmak için geldik. Yedik yedik ve yedik, tam kaçarken çok yedik ve kaçamadık sevdiğim dedim. Verdiği umarsızca karşılık beni yerle bir ettmişti. Karnımdan osuruk gibi sesler çıkarken bu cevabı duymak hiç ama hiç hoşuma gitmemişti. “Gerizekalı tanıtım amaçlı bugün zaten tatlılar ücretsizdi”
Demem odur ki: bazen zirvede olursunuz bazense dipte, bazen Zerrin Özer’sinizdir, bazen Ankaralı Yasemin. Sakın ama sakın yılmayın, her çıkışın bir inişi, her sevişin bir s.kişi vardır.
Ne Biçim Adam
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



