Farklı şehirleri görmeyi, farklı insanlar tanımayı her zaman
sevmişimdir. Galiba bu sevgi de babamın katkısı çok büyüktür. Babam sülalemizin
okumuş tek insanıdır. Okumuş tek insanı ve en küçük insanıdır. 5 kardeşin
sonuncusudur. Amcamın lakabı iri yapısından dolayı “Andon” diğer amcamın lakabı
her türlü yürüyen aksamı, küçük yaşından beri tek çırpıda kullanmayı bırakın
tek bırtıda tamir ettiği için “Motor”dur. (Buradaki motor kelimesinin günümüzdeki anlamı değildir, açıklamadan anlaşılacağı üzere) Babamın ise “Küçük”tür. Kim
derdi ki “Küçük” şimdi dede olacak... Hey gadam hey...
Babam Üniversiteyi bitirip kısa bir süre Giresun’da “Adel Kalem
Fabrikası”nda çalıştıktan sonra askere gitmişti. Tabi bu arada Orman Endüstri
Mühendisliği okuduğunuda belirtmek gerek. Askerliğini asteğmen –Şimdi asteğmen
birleşik mi ayrı mı yazılıyor bunun tartışmasına girmeyeceğim. Askerliğimi
henüz yapmadım zaten- olarak yapmıştı. Arkasında ise öğretmen bir sevgili
bırakmıştı. Askerlik dönüşü Ankara’da bir fabrikada çalışmaya başlamıştı. Hafta
sonları Giresun’a manitanın yanına oradan da memleketi Trabzon’a uğruyordu. Her
zamanki gibi gene böyle bir zamandı. Babam Trabzon’a gitmişti...
O gün amcamlarda bir hazırlık vardı. Eve halamın kızının, çalıştığı
hastaneden arkadaşı davetliydi. Bu arkadaşın davet edilmesinin sebebi, güzel
bir kardeşinin olmasıydı. Çünkü halamın kızı olacak kız, arkadaşının kardeşini
dayısına yani babama ayarlamaya çalışıyordu. Sene 1987... Hatta, bu güzel ama
çok güzel olduğu rivayet edilen kıza “seni dayıma ayarlıyayım” diyen halamın
kızı, çok güzel olduğu rivayet edilen kızdan okkalı bir azar yemişti. “Beni
dayına mı layık görüyorsun”? Haklılık payı bir hayli yüksek olan çogorek (çok
güzel olduğu rivayet edilen kız), daha 19 yaşında idi. Ve bir ba-yan çıkmış onu
dayısına ayarlamaya çalışıyordu. Halamın kızı da durur mu yapıştırmış dayısının
fotoğrafını. Çogorek, fotoğrafa bir bakmış ne görsün. Yakışıklı mı yakışıklı,
genç mi genç, dalyan mı dalyan bir delikanlı. İçinden geçirmiş “doğrusu çok hoş
bir delikanlı”. Fakat iç sesi akabinde şöyle seslenmiş ona “gençlik fotoğrafını
gösteriyor sana”. Lafı gevelemeyeyim, çogorek başından savmış bizim hala
kızını. Bir zaman sonra çakallıkları meşur aile fertlerimin kumpasına düşen
hastane çalışanı bayan ve onun çogorek kardeşi babamın Trabzon’a geldiği bir
hafta amcamların evinde gün varmış dolanıyla davet edilir. Daha önce babama da
bahsedilmiştir bu çogorek’den, fakat babam öğretmen manitasıyla evlenme kuran
bir eski çapkın olduğundan, kattiyen itirazını yapıştırmış aile fertlerini
sıfatına.
Babam Giresun’dan Trabzon’a geçmiştir. Sene 1987, yaz ayları. Yengemin
haber uçurmasıyla ve amcamın katkısıyla, amcamlara yönlenmiştir. Uğradığı evde
daha içeri adım atmadan sıkı markaja alınarak, çogorek’in içerde olduğu
bildirilmiştir. Bunu duyan babam ortamı terketmek üzere atağa kalkmış ama
kapıdan çıkarken salona da bir göz atmıştır gözünün ucuyla.
Dım daka dım dım daka dımmm...
Lahavle vela kuvvete...
Göz orada kalmıştır. Rivayet doğrudur. Çogorek gerçekten çogorek’tir.
Baba oracıkta vurulur ve derin bir nefes almadan pat göznün yanına gider,
karıların arasına kurulur. Üst dudak Evers’te alt dudak dalgıçların vurgunun
dik alasını yiyebilecekleri bir derinlikte yerlerini almışlardır.
Çogorek desen o da pek farksız değildir. Çünkü iç sesi onu
yanıltmıştır. Fotoğraf doğrudur. Okkalı bir tokat attığı iç ses uzun bir süre
onu rahatsız edemeyecektir.
Ne demiş Can Baba; “öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri, çöpçülerin
elleriyle okşardım seni”.
Ve ne demiş Orhan Baba; “Dil yarası dil yarası en acı yara imiş” .
Derken nişanlar, düğünler felan derken, 1988’in Sonbahar’ının sabaha
karşısında bir ben düyaya gelmiş. Evet, o nam-ı değer ( nam-ı diğer mi la
yoksa..sa...sa...sa...) ÇOGOREK’in oğluydum ben. Ankara Zübeyde Hanım Doğum
Evi’nin nadide ve işkence dolu sezeryan (sezaryan, pehhh!) mağduru ben. O değil
de iyi doğmuşum ben.
Peki ama o Giresun’daki öğretmene ne olmuştu? Hani bizim babanın
vazgeçilmez sandığı... (Kimse’nin sandığı izinsiz açılmaz yeeeeennn)
İşte aradan tam 25 sene geçmişti ve babamın bile hala haberi yoktu...
Ne demişler; “Mazi kalbimde yaradır, durma öyle uzağa hadi çükünü
kaldır”.
Ne Biçim Adam
