Ay hoşt ulan

Canım kardeşim, kadim dostum, bacım, anam, tatlım, bebeğim, sol yanım, sağ yanım, bilimum uzuvlarım, yeri gelir panpalarım, yeri gelir kankalarım, babam, amcam, ablan, sevgilim, gülüm, yeşil eriğim, beyaz slip donlu erkeğim, cistringli 906090ım, yalancılar, dolancılar, hırsızlar, gaspçılar hepiniz kucağımıza hoş geldiniz. Şimdi başlasın yutaçmaylala...

31 Temmuz 2012 Salı

Sahi ne oldu o öğretmene?



Farklı şehirleri görmeyi, farklı insanlar tanımayı her zaman sevmişimdir. Galiba bu sevgi de babamın katkısı çok büyüktür. Babam sülalemizin okumuş tek insanıdır. Okumuş tek insanı ve en küçük insanıdır. 5 kardeşin sonuncusudur. Amcamın lakabı iri yapısından dolayı “Andon” diğer amcamın lakabı her türlü yürüyen aksamı, küçük yaşından beri tek çırpıda kullanmayı bırakın tek bırtıda tamir ettiği için “Motor”dur. (Buradaki motor kelimesinin günümüzdeki anlamı değildir, açıklamadan anlaşılacağı üzere) Babamın ise “Küçük”tür. Kim derdi ki “Küçük” şimdi dede olacak... Hey gadam hey...

Babam Üniversiteyi bitirip kısa bir süre Giresun’da “Adel Kalem Fabrikası”nda çalıştıktan sonra askere gitmişti. Tabi bu arada Orman Endüstri Mühendisliği okuduğunuda belirtmek gerek. Askerliğini asteğmen –Şimdi asteğmen birleşik mi ayrı mı yazılıyor bunun tartışmasına girmeyeceğim. Askerliğimi henüz yapmadım zaten- olarak yapmıştı. Arkasında ise öğretmen bir sevgili bırakmıştı. Askerlik dönüşü Ankara’da bir fabrikada çalışmaya başlamıştı. Hafta sonları Giresun’a manitanın yanına oradan da memleketi Trabzon’a uğruyordu. Her zamanki gibi gene böyle bir zamandı. Babam Trabzon’a gitmişti...
O gün amcamlarda bir hazırlık vardı. Eve halamın kızının, çalıştığı hastaneden arkadaşı davetliydi. Bu arkadaşın davet edilmesinin sebebi, güzel bir kardeşinin olmasıydı. Çünkü halamın kızı olacak kız, arkadaşının kardeşini dayısına yani babama ayarlamaya çalışıyordu. Sene 1987... Hatta, bu güzel ama çok güzel olduğu rivayet edilen kıza “seni dayıma ayarlıyayım” diyen halamın kızı, çok güzel olduğu rivayet edilen kızdan okkalı bir azar yemişti. “Beni dayına mı layık görüyorsun”? Haklılık payı bir hayli yüksek olan çogorek (çok güzel olduğu rivayet edilen kız), daha 19 yaşında idi. Ve bir ba-yan çıkmış onu dayısına ayarlamaya çalışıyordu. Halamın kızı da durur mu yapıştırmış dayısının fotoğrafını. Çogorek, fotoğrafa bir bakmış ne görsün. Yakışıklı mı yakışıklı, genç mi genç, dalyan mı dalyan bir delikanlı. İçinden geçirmiş “doğrusu çok hoş bir delikanlı”. Fakat iç sesi akabinde şöyle seslenmiş ona “gençlik fotoğrafını gösteriyor sana”. Lafı gevelemeyeyim, çogorek başından savmış bizim hala kızını. Bir zaman sonra çakallıkları meşur aile fertlerimin kumpasına düşen hastane çalışanı bayan ve onun çogorek kardeşi babamın Trabzon’a geldiği bir hafta amcamların evinde gün varmış dolanıyla davet edilir. Daha önce babama da bahsedilmiştir bu çogorek’den, fakat babam öğretmen manitasıyla evlenme kuran bir eski çapkın olduğundan, kattiyen itirazını yapıştırmış aile fertlerini sıfatına.

Babam Giresun’dan Trabzon’a geçmiştir. Sene 1987, yaz ayları. Yengemin haber uçurmasıyla ve amcamın katkısıyla, amcamlara yönlenmiştir. Uğradığı evde daha içeri adım atmadan sıkı markaja alınarak, çogorek’in içerde olduğu bildirilmiştir. Bunu duyan babam ortamı terketmek üzere atağa kalkmış ama kapıdan çıkarken salona da bir göz atmıştır gözünün ucuyla.

Dım daka dım dım daka dımmm...

Lahavle vela kuvvete...

Göz orada kalmıştır. Rivayet doğrudur. Çogorek gerçekten çogorek’tir. Baba oracıkta vurulur ve derin bir nefes almadan pat göznün yanına gider, karıların arasına kurulur. Üst dudak Evers’te alt dudak dalgıçların vurgunun dik alasını yiyebilecekleri bir derinlikte yerlerini almışlardır.

Çogorek desen o da pek farksız değildir. Çünkü iç sesi onu yanıltmıştır. Fotoğraf doğrudur. Okkalı bir tokat attığı iç ses uzun bir süre onu rahatsız edemeyecektir.

Ne demiş Can Baba; “öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri, çöpçülerin elleriyle okşardım seni”.
Ve ne demiş Orhan Baba; “Dil yarası dil yarası en acı yara imiş” .

Derken nişanlar, düğünler felan derken, 1988’in Sonbahar’ının sabaha karşısında bir ben düyaya gelmiş. Evet, o nam-ı değer ( nam-ı diğer mi la yoksa..sa...sa...sa...) ÇOGOREK’in oğluydum ben. Ankara Zübeyde Hanım Doğum Evi’nin nadide ve işkence dolu sezeryan (sezaryan, pehhh!) mağduru ben. O değil de iyi doğmuşum ben.

Peki ama o Giresun’daki öğretmene ne olmuştu? Hani bizim babanın vazgeçilmez sandığı... (Kimse’nin sandığı izinsiz açılmaz yeeeeennn)

İşte aradan tam 25 sene geçmişti ve babamın bile hala haberi yoktu...

Ne demişler; “Mazi kalbimde yaradır, durma öyle uzağa hadi çükünü kaldır”.


Ne Biçim Adam   



27 Temmuz 2012 Cuma

İlk Önce Cevizli Baklava


Çok yorucu bir günden, hali hazırda çıkmıştım. Aslında pek çıkmış sayılmazdım. Çünkü gece leylimleyim ile kavga etmiştim. Bu beni çok üzüyordu fakat, hiç bir zaman erkekliğe bok sürdürmeyen ben, onun triplerine de boyun eğmiyordum. Eğer bunu yaparsam, ne adam gibi bir Orhan Gencebay fanı olabilirdim ne de tezbih kullanabilirdim. Ulan buda yıllarca aklımı kurcalayan kelimelerden biridir ha; tezbih mi tesbih mi... neyse şuan hiç uğraşamayacağım... şuan mı şu an mı.... eh yeter amk.



Neredeydim, hah.. yorgun, sıkıcı ve sıcak bir iş günümün sonunda,  iç çamaşırım kıçıma yapışmıştı. İşte böyle günde, kulağımda mp3’üm, omzumda çantam, otobüs beklemeye
koyuldum. Yıllarca metrolarda, otobüslerde “ulan hem müzik dinleyip hem kitap nasıl okuyor bu a.koduklarım” diye düşünen ben de iş hayatında o andavallardan biri olmuştum. Sonra sonra farkettim ki, o içinden bangırdayan kullaklığın amacı, etrafta bilinçsizce bangırdayanlara engel olmak içinmiş...
Güzel, hoş ter kokulu otobüs yolculuğum biterken her zamn ki gibi “duracak” tuşuna basıp “acaba arka kapıyı açacak mı bu ibine şöför” diye düşünmeye başladım. Bugün bir g.tlük yapmamıştı sağolsun. Bilirsiniz ki, Türkiye’de, her otobüs şöförü bir belediye başkanıyken, her güvenlik görevlisi bir emniyet amiridir. Bundan ötürdür ki bir çok tartışmalar kavgalar oluşur. Galiba birileri onlara yaptıkları dangozluklardan ötürü çok fazla laf sokuyor, onlarda kafada yoğuruyorlar yoğuruyorlar ama bir b.k anlamıyorlar. Bu da onları beyinlerinde önemli kişi yapıyor. (Bu dahil bütün genellemeler doğrudur)

Bu gereksiz bilgiyi de verdikten sonra, başladım leylimleyimi aramaya. Bir iki üç derken bakmıyordu.

Ulan dünkü olaydan ötürü mü atarı devam ediyor diye düşündüm. Sonra bide insan böyle saçma bir şeyi uzatmaz heralde diye düşündüm. Hatta leylimleyim bile uzatmaz yani. Ben ona bugün yemek yiyelim hayatım , bebeğim, birtanem diyorum. O "işten çıktım çok yorgunum" diyor. Ben ona yarın yemek yiyelim hayatım, bebeğim, birtanem diyorum. "Tamam" diyor. Ertesi gün "nerede buluşalım" diyorum. O bana “ya bugün buluşmayalım” diyor. Bende” sen bilirsin” diyorum. Şılonk! Aman tanrım o nasıl bir saçma kızma... o nasıl bir bağarma azma... neden ben ona “neden” diye sormamışım. At düştü torba gözüktü hemşerim. “Yahu kızım ben senin elbet geçerli bir sebebin vardır diye neden deme gereksinimi duymadım” diyorum. O bana yok sen benimle ilgilenmiyorsun, yok görüşmek içinden gelmiyor... of şuan daraldım vallahi ve billahi.

O sırada telefonum dat dut etti. “Bi daha arasana canım” yazıyordu. Şunu belirteyim ki bir kız sevgilisine canım diyorsa, sana hala kızgınım ama biraz alttan alırsan barışabiliriz, demek istiyordur. Hemen mesaj attım “ben Yüksel'de ağaçlı yolun oradaki taksi simsarlarının hemen oradayım” diye. 15 dakika sonra cavap geldi: tamam bekle geliyorum.


45 dakika sonra sevdiceğim gelmişti. Soğuk bir öpme ve kıv kıv sarılmasının ardından banka oturmuştuk. Ben simit ve portakal suyu yaptığımdan, ağzımın kenarları ve galiba dişlerimde biraz göz kamaştırcıydı. Son yudumu kalan portakal suyunu ağzıma dikip, bir gargara yaptım ve tekrarda yanımda duran kıza odaklandım. Bir tokat ile kendime geldiğimde sevdiceğim kolumdan tutmuş beni başka bir banka götürüyordu. Bir anlık dalgınlıkla yan banktaki, mini etekli -aklımda sadece orası kalmış- kızın yanına ışınlanmışım. Neyse ki tokat çok gecikmemişti.


Leylimleyimin morali bozuktu. Ama saç tellerinden anlıyordum ki, bu moral bana bozulmamıştı. Bir müddet oturduktan sonra aniden patladım, “İşş aşkım çok çişim var, ben bi mekdanılsa gidip geliyorum” dedim ve koştum.


Geri geldiğimde, işerken düşündüğüm bir hayli önemli olan o soruyu patlattım, “eee ne yaptın hayatım”?


Bir anda bizim ki anlatmaya başladı.


Özet: 'Bunların şimdi bir tatlıcı dükkanları vardı ve bunu elden çıkarmaya çalışıyorlardı. 10 bin gibi bir fiyat biçmişlerdi. Fakat bir kaç aydır kimse devralmaya yanaşmıyordu'.


Derken 2 gün önce bir alıcı kadın çıkmış. “Lakin diyeceğim odur ki 6bin500 den aşşağı vermem, yukarı istemeyin” demiş. Gayri resmi kaynanam da kabul etmiş. Bu devralacak karı nasıl çirkef nasıl çirkef anlatamazmış. Yok buzdolabını da bırakacaksınız yok televizyonsuz devir olmaz felan feşmekan. Sonra birde vazgeçmesin mi... Yok efendim kira 450 den bir kuruş yukarı olursa almazmış. Şimdi bizim hatunlar 450 veriyormuş ama 3 senedir 450 veriyormuş. E mal sahibeside madem devir oluyor kira 600 olur demiş. Bunu duyan çingen devirci basmış yaygarayı bilmem ne... de bilmem ne...


O ara benim beyin artık son sıvılarını akıtıyor. “yeterrrrrrrr!” diye bir bağırmamla leylimleyimin hoplaması bir oldu. Devirci karıya çok kinlenmiştim. Ağzımdan resmen köpükler saçılıyordu. Sevdiceğime döndüm ve o kızgınlıkla “e devretmeyin bebeğim” dedim. Paraya ihtiyaçları olduklarından dem vurdu filan. 3 gün sonra devir teslim töreni yapılacakmış. Bende küçük ama etkili

zihnim ile hemen bir çakalık hazırlayıp önüne sunacaktım ki, şimdi iyi kalpli sevgilim caydırır beni diye düşünerek vaz geçtim. “Sen bana bırak hayatım” dedim. “Ben ne malın gözüyüm ben” dedim. Çok merak etti. Gömleğimin düğmesini tuttu ama ne fayda planımı açıklamadım.

Aradan 3 gün geçmişti. Ben, Berkecan ve Bertuğcan, pokemon sokağının başında buluştuk. Olay mahaline doğru elimizde çekirdeklerle ilerledik. Dükkanın önü kalabalıktı. Tören başlamıştı bile. Sevdiceğim ve gayriresmi kaynana da oradaydı. Çaktırmadan bir masaya çöreklendik. Ben telefonla

sevdiceğime bir mesaj attım “resmi olarak dükkanı devrettiniz mi şimdi” dedim. O da yanıma geldi “ne yapıyorsunuz lan burada” dedi. Utandık mı hayır, göz kırptım “karışma sana söylediğim planı gerçekleştireceğiz şimdi” dedim. “Bana planından bahsetmedin gerizekalı” dedi. “Haa tamam süprizlere açık ol ve uzaklaş yoksa durum anlaşılacak” dedim, hatunu yolladım. 

Bir ana yolun üstündeydi dükkan. Tam üç yön vardı kaçış için. Aşşağı, yukarı, karşı... Plan çok açıktı. Yiyebildiğimiz kadar tatlıyı yiyip, hesabı ödemeden tüyecektik. Birimiz aşşağı, birimiz yukarı, birimiz de karşıya doğru vıııın... Tatlıları söyledik. İlk önce cevizli baklaya... hop sonra fıstıklı... tel kadayıf, şekerpare, şöbiyet derken tamamdık artık. Etrafı çaktırmadan kolaçan ettik ve Berkecan üç der demez koşmaya başladık. 3 4 metre gittik gidemedik, yere çakıldık. Adım atamıyorduk. Otururken farketmemiştik ama öküz gibi yediğimiz tatlı(lar) çarpmıştı. Bu halde koşmamızda kaçmamızda imkansızdı. Sevdiceğim koşarak yanımıza geldi. “Ne oldu size” dedi. Durumu anlatmadan önce bir ambulans çağırmasını uysal bir dille rica ettim. Sonra da durumu anlattım. Dedimki, yeni devirciye hesabı sokmak için geldik. Yedik yedik ve yedik, tam kaçarken çok yedik ve kaçamadık sevdiğim dedim. Verdiği umarsızca karşılık beni yerle bir ettmişti. Karnımdan osuruk gibi sesler çıkarken bu cevabı duymak hiç ama hiç hoşuma gitmemişti. “Gerizekalı tanıtım amaçlı bugün zaten tatlılar ücretsizdi”


Demem odur ki: bazen zirvede olursunuz bazense dipte, bazen Zerrin Özer’sinizdir, bazen Ankaralı Yasemin. Sakın ama sakın yılmayın, her çıkışın bir inişi, her sevişin bir s.kişi vardır.



Ne Biçim Adam