Ay hoşt ulan

Canım kardeşim, kadim dostum, bacım, anam, tatlım, bebeğim, sol yanım, sağ yanım, bilimum uzuvlarım, yeri gelir panpalarım, yeri gelir kankalarım, babam, amcam, ablan, sevgilim, gülüm, yeşil eriğim, beyaz slip donlu erkeğim, cistringli 906090ım, yalancılar, dolancılar, hırsızlar, gaspçılar hepiniz kucağımıza hoş geldiniz. Şimdi başlasın yutaçmaylala...

17 Ağustos 2012 Cuma

30 ERKEK ÇARPI 2 EŞİTTİR 60 KOLTUKALTI


Hayatım boyunca doğru düzgün tatile çıktığım pek söylenemez. Benim tatillerim genelde
köyde fındık toplayarak geçerdi. Çoğunuzun bilmediği üzere fındık işininde aşamaları oldukça
fazlaydı. Ot vuracaksın, otu ineğe vereceksin, inek yiyecek ve akabinde sıçacak, sen o boku
alıp daha önceden temzilediğin fındık ocaklarının dibine dökeceksin, fındık toplanacak, fındık
çuvallanacak, fındık kurutulacak, fındık ayıklanacak ve hükmetin fındık fiyatlarını bir önceki
seneye göre içine sıçarak açıklamasıyla satılacak, dünya kadar malın olacağına fındık kadar
a.ın olsaydı be kardeşim lafları işitilecekti. Yani demem o ki, fındık toplamak kolay bir iş
olmadığından koca bir yaz mevsimini rahat bir şekilde yemektedir.

Ne demiş ünlü şair, yazar, düşünce adamı ve hemşehrim Sunay Akın; bakın bakın ne

alatacam.

Gene yazlardan bir yaz. Babam o vakitler KTÜ’de öğretimüyesi. Yani hoca. Sene benim

teee beşinci sınıfa gittiğim zamanlar, yani 12 yaşında felanım. Ergenliğe son dakikaları
oynadığım bir zaman dilimindeyim. Babam kafa bir adamdı. Sorumlu olduğu kocaman bir
atölye vardı. Orada çalışan herkes babamı çok severdi. O sene nerden aklına gelmiş ise,
bütün çalışanlarını toplayıp kısa bir karadeniz turu yapmak aklına geldi. Zat-ı hşahaneleriniz
bilirlerki üniversitelerin eski model, servislik eden otobüsleri vardır. Babam böyle bir
otobüsü ayarlatmıştı. (Çok güzel bağırırdı namussuz, kulak s.kmede üstüne yoktu)
Hani “barbarbarbarbağ barbarbarbarbağ” diye ortalığı yıkan cinslerden bir mersedes.
Velhasıl kelam, reis yani baboli benide götürmeye karar vermişti. Allah’ım o nasıl bir
sevinme, o nasıl bir mutluluk, o nasıl bir havalara uçtum sanki bir puşttum sevinmesi o...

Ulan Tarık diye bir bbg vardı ona ne oldu acaba? O o o oo oo o o o kalbim hayır desede of

deli gönül yine onun peşinden koşup gidermisin, dedi ve gitti...

Slip mayom, banyonun arkasındaki askılıkta bulunan hafif nemli havlum ve ben hazırdık. Artık

Karadeniz turu bekle biz geliyoruzduk. (Ulan şimdi düşünüyorum da Trabzonlusun, Karadeniz
turuna seviniyorsun. Heralde başka bir şehir görme hevesiydi benim ki.” Benim ki” lafınada
bayılırım, her yerde, her nesne ve bilimum uzuvlar için rahatlıkla kullanabiliyorsun)

Ortak buluşma ve barbarbarbağ otobüsünün bulunduğu yere gelmiştik. Yavaş yavaş millette

toplanmaya başlamıştı. İçimde ki en büyük korku benden başka çocukların olmaması
olasılığıydı. Derken bir tane çıktı, bir tane daha bir tane daha derken toplamda dört tane
babasının oğlu olmuştuk. Allah her istediğimi yolunda gidertiyordu. Otobüse binmeden önce
tabiki çocukların tanıştırılma senfonisi vardı. “Bu da bizim oğlan Alper”, “bu Sinan”, “al bu da
unuttum lan adını” gibi laflar yerlerini aldıktan sonra kalkmaya hazırdık. Ve kalktık.

Yol da benden büyük olan Alper’in yanına oturmuştum. Daha kafa dengi gibiydi. Sinan

ve unuttum lan adını böyle biraz inek tiplerdi. Silgisini istediğinde vermeyen, akabinde
kaybolmasın diye boynuna asanlardandılar. Allah’tan bize dadanmadılar.

Neyse meşhur alışveriş merkezimiz 350 metrekarelik GİMA’mızın önünde durduk. Bir çok

alkol ve atıştırmalık nevale barbarbarbağa yüklendi. Düşünün o yıllar bu marketten sürekli
alış-veriş yaptıkları için uşaklarının adını Gima koyan vardı. Çok ünlü olmuştu bu olay. Şimdi
o kız 13 14 yaşlarındadır. Acaba neler yapıyor. “Let’s” furyasında yerini alamamış olsada
GİMA hala durur bizim orada.

“Bu kilodu nereden aldın, Gima’dan. Gönlü bol, eli açık gima...”


Giresun, Ordu es geçildi. Trabzon’a yakın olduklarından pek ilgi çeken rağbet gören yerler

değildi. Bir tek Ordu Boztepe’de bir çay içmiştik. Gerçi meşhur saçlının oradada içmiştik ama
çay bu. Ne demişler, kız aldım çıktı teker, çay içtim aynı şeker...

Samsun’a geldiğimizde ilk defa düz bir şehir gördüğümü anlamıştım. Bildiğin düzdü lan

il. Dümdüzdü şehir. Gene vardı biraz yükseklikler de onlarda teee çok uzaktı. Öyle biraz
dolandık meydanın da felan falan. Mallığıma verin ağzım hep açıktı. İşte O yıl Uzanlar’ın
Sıtar gazetesi ve piringılsın ilk yayınlandığı zamanlardı. Star okumuştuk lakin, Star piringıls
dağıtırken yetişememiştik. Bu o dönemde hep içim de kalan bir ukte olmuştu. Allah’tan
bizim reis-ül baba yetişmişti imdadıma, biraz geç olmuştu fakat olsundu. Samsun’da da olsa
piringıls yemek çok iyi olacaktı. Yedim ve bir daha yemedim. Abartılacak birşey değilmiş bu
amuha dedim ve bitti. Benim için o an piringıls denen o menhur şeyin sonuydu.

Bir sonraki durağımız Sinop’tu. Otobüs alabildiğine erkek doluydu. Arka 4lüyü kapan Ayhan

amca, babam ve sürekli “oy mariya mariya” ile başlayan maniler söyleyen amca vardı. Hiç
durmadan içki içip mani söylüyordu. Beynimde bir mani lobu oluşmuştu fakat bu adama
kimse mani olmuyordu. Hatta bazıları eşsiz kahkahalarıyla bu şuursuzluğa eşlik ediyorlardı.
Etrafta “oy mariya mariya gözlük takmiş yakaya”, “oy mariya mariya, donu düşmüş yariya,
çek oni yukariya”, “oy mariya mariya, dikmiş votkayi kafaya” diye uzayıp giden bir silsileydi
bu. Ardı arkası kesilmiyordu. Aralarında en eğitimli olan lisans, yüksek lisans, doktora her
bir boku yapan babam -koca reis- bile bu duruma, kahı kahı deyip akabinde, elindeki pet
bardakta duran votka vişnesini kafaya dikip, yan şeritte geçen arabadaki kadınlara göz
kırparak katılıyordu. Tek sığınağım, ortaokul 1. Sınıfta olan Alper’in anlattığı, önlüksüz okula
gitme hikayeleri ve etekli kızlardı.

Sorarım sana, evet sana, sen hiç 30 erkek çarpı 2, eşittir 60 koltuk altı kokusu ile baş başa -

hemde 12 yaşında- baş başa bir hafta geçirdin mi amuha?

Bir sahil kenarına çekildi otobüs. Yeşil bir dere ile mavi denizin birleştiği bir sahildi burası.

Hemen top oynamaya başladık. 3 4 bilemedin 7 kere top dereye uçtu. Her seferinde topu
atan girdi dereye ve aldı. En son ki vuruşun sahibi ben, dereye baya bir acı çektirmiştim.
Koşa koşa suya atladım. O an korkudan çükümün düştüğü andı. Tuzsuz suda aşırı derecede
yılan vardı. Havanın serinlemesiyle bir anda baş göstermeye başlamışlardı. İlk kez suda çoşan
yılanlar görmüştüm. Cırıltıma karşılık, bir kız boğuluyor yorumuyla birlikte hemen akabinde
çıkardığım “baaaaaa!” sesiyle babam geldi ve beni kurtardı. Koca reis, votka içip peşine koca
karılara göz kırpan adam beni tek koltuk altıyla kurtarmıştı. Artık bende yıllanlardan korkan,
yılanlardan tiksinen, yıllanların ecdadına bin bir kafiyeli küfürler savuran bir düm tek tek
olmuştum. Artık işemekten bile korkuyordum. Tanrı bizi yıllanların öcünden korusun.

Ne demiş ünlü bir düşünür; tatil bize hoş geldi, sanki bir kazık götümüze girdi...



Ne Biçim Adam